Bayramiç Belediyesi Başkanlığı
Mehmet Akif Ersoy
İstiklal Marşı Söz Yazarı ve Edebiyatçı

Merhum Mehmet Akif Ersoy; Osmanlı nufüs kayıtlarında ve günümüz Cumhuriyet kayıtlarına ulaşılan Mernis sistemi üzerindeki bilgilere göre doğum tarihi ve yeri hiç şüphesiz 1 Temmuz 1873 Bayramiç’dir. Prof. Dr. Kaya Bilgegil’in Başkanlık Arşivi, Sicil-i Ahval Defteri kayıtlarından çıkarıp yayımladığı bilgelere göre, Akif bilinenin aksine İstanbul da değil ‘Kal’a-i Sultaniye sancağına mülhak,Bayramiç Kasabasında doğmuştur.

Sicil-i Ahval Defterindeki kayıt aynen şöyledir. “Mehmet Akif Efendi Fatih Dersiamlarından İpekli Tahir Efendinin Mahdumudur.1290 sene-i hicriyesinde sene-i maliye1289 Kal’a-i Sultaniye sancağına mülhak Bayramiç kasabasında muharrerdir.” (Bkz. Necati Birinci Akif’in Hayatı Eserleri Türk Edebiyat Dergisi Akif Özel Sayısı Sayı 158 Aralık 1986 s.70). Ahmet Beyler halen sağ ve İstanbul’da yaşamaktadırlar.

Mehmet Akif’in Arnavut babası Tahir Efendinin 1873 ile 1877 yılları arasında Bayramiç Karşıyaka Caminde imam hatiplik yaptığı bilinmektedir. Sonraki yıllarda ise devrin en itibarlı medresesi olan Fatih Medreselerinden baş müderrisliğe kadar yükselip bu medresede üniversite hocalığı yapmıştır. Medreselerin tatile ayrıldığı ramazan aylarında ise eski görev yeri olan Bayramiç’e gelip buradaki Karşıyaka Caminde halkı irşat ettiği ve mukabele okuduğu, oğlu Mehmet Akif’in de ilk mukabeleyi Kur’an’dan sahifeler ezberleyerek Karşıyaka caminde okuduğu ve bu suretle hafızlığa da Bayramiç’te başladığı yazılı hatıratlardan naklen bilinmektedir. Babası Arnavut olan Mehmet Akif’in, Buharalı Mehmet Efendi’nin kızı olan annesi Emin Şerif Hanım ise Türktür. İstanbul’un Fatih Semti
gibi muhafazakâr bir semtte temiz bir ailenin çocuğu olan yetişen Akif’in, ailesi ve ilk çevresinden aldığı terbiye onun eğitim hayatı ile tamamlanmış, şairin hayatı boyunca
İslam’ın, ülkesinin ve insanlığın iyiliği için çalışan biri olmasında katkıda bulunmuştur.

İlkokulda okurken babası Mehmet Akif’e Arapça öğretir. Ortaokulda okurken Fatih Camii’nde farsça dersler veren Esad Dede’yi takip eder. Fransızca ve Türkçe’de de akranlarından ileri olan Akif’in dil konusunda özel bir yeteneği vardır. Yine ortaokul döneminde Mehmet Akif şiire merak salar ve bazı manzumeler yazar. Dindar ve ileri görüşlü bir insan olan babasının desteği ile Mehmet Akif,
1885 yılında Mülkiye Mektebine başlar. Ancak 1888 yılında babasının vefatı ve ardından ailenin tek mal varlığı olan evlerinin yanması nedeniyle maddi, manevi sıkıntıya düşer.

Mehmet Akif, Mülkiye Mektebini bırakıp mezunlarına hemen iş imkânı veren Halkalı Baytar Mektebine kaydolur. Mektep yıllarında sporla meşgul olan Akif, eğitimi süresince de şiirle ilgilenmeye devam eder. 1893 yılında Halkalı Baytar Mektebini birincilikle bitirir.

Mehmet Akif’in yakın dostu olan şair Mithat Cemal Kuntay Akif’in muhafazakâr ancak ileri görüşlü olan ailesinden edindiği ve üniversitede yıllarında aldığı pozitivist eğitimi nasıl bir araya getirdiğini şöyle ifade etmiştir:

“Sarı Nasuh mahallesindeki manevi evde yetişen çocuk müspet ilimle bu mektepte olanca hızıyla çalışıyor; kimya tahlillerinden çıkıp,nebatat laboratuvarına giriyor, toprağın altını üstünü okuyor, yerden bıkınca mektebin rasathanesine tırmanıyordu. Fakat esrarengiz gökyüzünden de bıkıyor ve tatil günleri Kur’an sesiyle dolu olan evine koşarak gidiyordu. Çoktan ölen babasının Kur’an sesiyle dolu olan küçük eve… Paris’te okuyan hekim Rıfat Paşa Pastör Enstitüsü’nden İstanbul’a mikrop kültürü getirmişti. Mehmet Akif ne Baytar Mektebi’nin camiine beş vakit gitmek ne de mektebin laboratuvarına koşmak için zorlanmaya muhtaç değildi. Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi imamı Mustafa’nın arkasında da Pastör’ün huzurunda da aynı imanla duruyordu; ancak aynı heyecanla değil..”

Mezuniyetinin ardından memuriyet hayatına başlayan ve Anadolu, Rumeli ve Şam bölgelerinde görev yapan Mehmet Akif, 1898’de Tophane Amiri Veznedarı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım’la evlenir. Kibar bir İstanbul hanımefendisi olan İsmet Hanımla Mehmet Akif’in evliliğinden üç kız ve üç erkek çocuğu dünyaya gelir. Derin bir entelektüel merakı ve birikimi olan Mehmet Akif, Doğu ve Batı edebiyatını, aynı zamanda okumuştur.Türkçeye olan hâkimiyetinin yanında, Arapçayı, Farsçayı ve Fransızcayı ana dili kadar iyi bilmesi Akif’i fikri ve edebi
yönden zengin, realist bir aydın haline getirmişti. İlk şiirlerini okul hayatı sırasında yazan Mehmet Akif, baytar müfettişi olarak Anadolu ve Rumeli’de değişik yerlerde göreve yaparken de yine şiirle uğraşmaya devam etmişti. Doğu ve Batı edebi ve fen bilgilerine hâkimiyeti ve kültürel birikimine rağmen, Mehmet Akif, mescitlerde mukabele okuyacak, camilerde vaaz verebilecek kadar dini bilgiye sahip ve milli geleneklere de sadıktı. Mehmet Akif, Batının teknolojisini, ilmi gelişmelerini almayı, manevi değerlerde ise İslam dininin gerekliliklerine göre yaşamayı öngören, önderliğini Cemaleddin Afgani (1838-1897) ve Muhammed Abduh’un (1848-1897) yaptığı İslamcılık akımına bağlıydı. İslam birliği düşüncesini savunan Sait Halim Paşa (1865-192) da Mehmet Akif’in zihin dünyasını şekillendiren fikir adamlarından biriydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerindeki toprak kayıpları ve yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan Türklerin sömürgeci güçler tarafından vatanlarından kopartılışı şairi derinden sarsmaktaydı. Bir dava adamı olan Akif, kurtuluşu İslam birliğinde görüyordu. Şair özellikle Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslüman toplulukların ayrılıkçı hareketlerini eleştiriyordu. Ona göre, İslam ümmeti sömürgeci devletlere karşı birlik içinde hareket etmeliydi.

23 Temmuz 1908 tarihinde, Osmanlı İmparatorluğu’nda, ikinci kere Meşrutiyet ilan edilir. Meşrutiyet’in ilanına kadar gizli biçimde örgütlenen ve özgürlük için çaba gösteren İttihat ve Terakki Partisi, Meşrutiyet’in ilanından sonra siyasi hareketlerini açıktan yürütmeye ve Partiye üye kaydetmeye başlar. Parti liderleri İslam’a uygun hürriyet getireceklerini, vatan topraklarını koruyacaklarını, orduyu, eğitimi ıslah edeceklerini siyasi söylemlerinde dile getirirler. Sultan II. Abdülhamit döneminde hüküm süren istibdat ortamında, özgürlüklerin kısıtlanmasına yürekten karşı çıkan Akif de 1908 yılında, Meşrutiyet’in ilanının ardından İttihat ve Terakki Partisi’ne katılır. Akif, Partinin halkı eğitim ve irşat faaliyetlerinde görev almaya başlar. Mehmet Akif’in İttihat ve Terakki Partisi üyeliği ile alakalı olarak onu farklı kılan unsur, Parti’ye üyelik yemininde bulunan Cemiyet’in bütün emirlerine kayıtsız şartsız itaat ilkesini kabul etmemiş, “ben cemiyetin yalnız emr-i maarufuna biat ederim” demiş olmasıdır. Parti üyeliğini konum ve itibar kazanmak için düşünmediği anlaşılan, yayınlanmış şiirleri partililer tarafından bilinen ve takdir edilen Akif’in, İttihat ve Terakki Partisi üyelik yeminini istediği gibi yapmasına izin verilmiştir. Meşrutiyet’in ilanından sonra, Mehmet Akif dava ve sanat adamı olarak önemli bir rol oynamıştır. İstibdat Dönemi’nde yazıp da yayınlayamadığı şiirlerini, Meşrutiyetin ilanından bir ay sonra yayın hayatına başlayan ve sonradan Sebilürreşad adını alan Sırat-ı Müstakim dergisinde yayınlamaya başlar. Dergi Manastırlı İsmail Hakkı, Ahmet Naim Bey, Abdürreşit İbrahim Efendi, Hasan Basri Bey gibi İslamcılarla; Ahmet Ağaoğlu, Mithat Cemal, Ethem Nejat Bey gibi Türkçülerin bir araya geldiği bir ortamdı. Sırat-ı Müstakim Dergisi, Kırım’dan Balkanlara, hatta Hindistan’a kadar dağıtılıyor, tüm İslam âlemine İstanbul’dan haberler veriyordu. Mehmet Akif de dergide Cemaleddincenter Afgani, Muhammed Abduh gibi düşünürlerin eserlerini çeviriyor, nazım ve nesir konusunda yayınlar yapıyordu. İranlı şairler Hafız, Sadi’den, Fransız Lamartine’e, Alexander Dumas Fils’e; İngiliz Sheakespeare, Lord Byron ve Milton’a kadar pek çok sanatçıyı bilen ve eserlerini takip eden Akif, makalelerine Gülistan adlı eserin müellifi Sadi müstearı ile imza atıyordu. Ünlü kitabı Safahat’ı 1911’de, ikinci kitabı Süleymaniye Kürsüsünde’yi 1912’de üçüncü kitabı Hakkın Sesleri ve dördüncü kitabı Fatih Kürsüsü’ndeyi 1913’te, beşinci kitabı Hatıralar’ı 1917 yılında yayınlamıştı. Mehmet Akif, eserlerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklar için milleti uyanmaya, düşmanların saldırıları karşısında birleşmeye çağırmış, sanatını bir anlamda toplumun emrine vermişti.

Yazılarında baskı rejimini yeren, özgürlüğü öven, İstanbul’daki toplumsal durumu tasvir eden Akif, kısa zamanda derginin başyazarı olarak atanmıştı. Akif’in Türk- İslam âleminde, özellikle de Çarlık Rusyası’ndaki Müslüman yazarlar arasında haklı bir şöhreti vardı. Ağaoğlu Ahmet Bey, Yusuf Akçora, İsmail Gaspıralı, Ayaz İshaki gibi yazarlar Mehmet Akif’in aracılığı ile dergide yazılarını yayınlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, hürriyet kavramına slogan ya da isyan olarak yaklaşan pek çoklarının aksine Mehmet Akif için bu kavram bir idealdi. Akif, hürriyeti sadece ilan etmenin yeterli olmadığına, halkın bu fikri hazmetmesi gerektiğine de inanıyordu. Şiirlerinin pek çoğunda baskıcı idarecileri eleştiriyordu. Yönetime geldikten kısa süre sonra İttihat ve Terakki Partisi’nin de hürriyet idealinden uzaklaşarak halka zulmettiğine şahit olan Akif, Partiye olan inancını kaybetmeye başlamıştı. Sebilürreşad "dergisinin ofisinde bir gün arkadaşları ile beraber çalışıyorken yazılarında dikkatli olması ileri gitmemesi hususunda Dâhiliye Nezaretinden kendisini uyarmak için gelen görevlilere, gidişat aynı ile devam ettiği sürece kendilerinin susmayacağını, kimseden korkusunun olmadığını söylemişti. Hakikatte, İttihat ve Terakki Partisi’nin Şehzadebaşı’ndaki yerinde verdiği Arapça dersleriyle sınırlı olan bağını kopartmıştı. Ülkede zor zamanlar yaşanmaktaydı: savaşlar sürerken 23 Ocak 1913 tarihinde İttihatçı subaylar Bab-ı Ali Baskını adı verilen hükümet darbesi gerçekleştirmiş, baskın esnasında
da Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı öldürmüşlerdi. İstanbul’da tam bir kargaşa ortamı yaşanmaktaydı: tutuklamalar, idamlar, cinayetler birbirini izliyordu. Balkan Savaşlarının kaybedilmesi ve 550
yıldır Türk Yurdu olan Rumeli’nin elden çıkması millet üzerinde derin bir iz bırakmıştı. Bu hal, derin bir teessür yaşayan Mehmet Akif’in de yazılarına yansımıştı. Mehmet Akif, Balkan
Savaşları sırasında kurulan ve Kurtuluş Savaşı esnasında Milli Mücadele’nin teşkilatlanmasında önemli rol alacak olan Müdafaa-i Milliye Cemiyetine bağlı Heyet-i Tenviriyye’ye (İrşat Heyeti) katılır. Heyetin amacı halkı düşman işgaline karşı edebiyat yolu ile uyandırmaktır. Akif, heyette Abdülhak Hamid, Recaizade Mahmud Ekrem, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit Yalçın, Cenap Şehabettin ve Hüseyin Kazım Kadri gibi isimlerle birlikte çalışır. Halkı bilgilendirmek için yazılar yazar konuşmalar yapar.

Mehmet Akif, Osmanlı İmparatorluğu’nu çöküntüye götüren sebepleri biraz da insanlar arasında yaygınlaşmakta olan tembellik, yeis, ihtiras, tefrika gibi hislerde aramış, bu hissiyattan sıyrılıp ümit ve ittifak içerisinde birleşip tek vücut haline gelinmesini kurtuluş için elzem kabul etmişti. Halkı birlik olmaya Akif şu sözleri ile davet etmiştir:

“Sizin felaketiniz: Tarumar olan ‘vahdet’; Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa;
Eğer o his gibi tek bir de gayeniz varsa; Düşer yine kalkarsınız emin olunuz!;
Demek ki birliği temin edince kurtuluruz. O halde vahdete hail ne varsa çiğneyiniz! Bu ayrılık da neden? Bir değil mi her şeyiniz?”

Mehmet Akif, üzüntüyü gidermek, halkı birliğe davet etmek ve orduya manevi destek vermek gibi konularda Beyazıt (2 Şubat 1913), Fatih (7 Şubat 1913), ve Süleymaniye (14 Şubat 1913) Camilerinde vaazlar verir, halka hitap eder. Fatih Camii’ndeki vaazında şöyle seslenir:

“Dökülen kanlar, yakılan canlar, pay-ı mal edilen ırzlar, ayakl ar altına alınan namuslar, düşman ayağı ile çiğnenen yurtlar, sefaletleri nen müthişi içinde ölümü bekleyen dullar, yetimler, kadınlar o kadar çok, o kadar çok ki binde birini düşünecek biri için çıldırmamak kabil değil.”

Akif aynı vaazda bu duruma sebep olarak şunu ifade eder:

“Bilakis ayrı ayrı hareket ederek memleketin her tarafında fesatlar çıkardık. Hükümet, ordu bu fitneleri bastırmaktan yoruldu, bitap düştü. Onlar da beynimize bindiler. Müslümanlar böyle müteferrikmi yaşayacaktı? Hani müminler kardeşti?..Aleyhissalatu vesellem Efendimiz buyuruyor ki dünyadaki müslümanların hepsi bir vücudun azaları gibidir. Birisi acıdığında diğeri de acıyı duyacaktır.”

Balkan Savaşları esnasında, özellikle, Osmanlı İmparatorluğu’na isyan eden Müslümanları eleştirir Mehmet Akif. Yazılarıyla bir yandan halkı birlik olmaya davet ederken, muharip askerlerin de moralini düşünerek, onları şevke getirmek maksadıyla 1912 yılında “Cenk Marşı” adlı, İstiklal Marşı gibi 10 dörtlükten meydana gelen, bir marş yazar. Bu marş, Sebilürreşad dergisinde isimsiz olarak
yayınlanır

Yurdunu Allah’a bırak, çık yola:
“Cenge!” deyip çek ki vatan kurtula.
Böyle müyesser mi gazâ her kula?
Haydi levend asker, uğurlar ola.
Ey sürüden arkaya kalmış yiğit!
Arkadaşın gitti, yetiş sen de git.
Bak ne diyor, cedd-i şehîdin, işit:
“Durma git evlâdım, uğurlar ola.
“Durma git evlâdım, açıktır yolun...
Cenge sıvansın o bükülmez kolun;
Süngünü tak, ön safa geçmiş bulun.
Uğrun açık olsun, uğurlar ola.
“Yerleri yırtan sel olup taşmalı!
Dağ demeyip, taş demeyip aşmalı!
Sendeki coşkunluğa el şaşmalı!
Haydi git evlâdım, uğurlar ola.
“Yükselerek kuş gibi Balkanlara,
Öyle satır at ki kuduz Bulgar’a:
Bir daha Osmanlı’ya güç sırtara!
Git de gel evlâdım... uğurlar ola.
“Düşmana çiğnetme bu toprakları;
Haydi kılıçtan geçir alçakları!
Leş gibi yatsın kara bayrakları!
Kahraman evlâdım, uğurlar ola.”

Balkan’ı bildin mi nedir, hemşeri?
Sevgili ecdâdının en son yeri.
Bir sıla isterdin a çoktan beri
Şimdi tamam vakti... uğurlar ola.
Balkan’ın üstünde sızan her pınar
Bir yaradır, durmaz içinden kanar!
Hangi taşın kalbini deşsen: mezar!
Gör ne mübârek yer... uğurlar ola.
Eş hele bir dağları örten karı:
Ot değil onlar, dedenin saçları!
Dinle: şehid sesleridir rüzgârı!
Durma levend asker, uğurlar ola.
Ey vatanın şanlı gazâ mevkibi,
Saldırınız düşmana arslan gibi.
İşte Hudâ yâveriniz, hem Nebi.
Haydi gidin, haydi, uğurlar ola.

Osmanlı İmparatorluğu siyasi ve ekonomik gelişmeler ve yöneticilerin uyguladığı yanlış politikalar sonucu, henüz Balkan Savaşlarının yaraları sarılmamışken Birinci Dünya Savaşı’na dâhil olur. Osmanlı askerleri Galiçya’dan Kafkaslar’a, Çanakkale’den Sina’ya kadar pek çok cephede savaşmak zorunda kalır. Bu dönemde, pek çokları gibi Mehmet Akif ve Sebilürreşad çevreleri de ellerindeki yazım imkânları ile devlete savaşın kazanılması için destek olmaya çalışırlar.

Eşref Sencer Kuşçubaşı ve arkadaşları tarafından, II. Abdülhamit’e karşı, 1903-1907 yılları arasında kurulan bir komite olan Teşkilat-ı Mahsusa, 1914 yılında Enver Paşa tarafından Harbiye Nezaretine bağlanmıştı. Teşkilatın amacı tüm Müslümanları bir bayrak altında toplamak, Türkleri siyaseten bir arada tutan Pantürkizmin idealini gerçekleştirmekti. Teşkilat-ı Mahsusa, Balkan Savaşları esnasında pek çok operasyon yapmış ve propaganda faaliyetlerinde bulunmuştu. Mehmet Akif de pek çok vatansever gibi Teşkilat-ı Mahsusa’da görev alır.

Mehmet Akif, Teşkilat tarafından, İngiliz ve Fransızların sömürgelerinden topladıkları Müslüman askerlerine yaptıkları propagandaya karşı propaganda yapmak üzere, 1914 yılında Berlin’e gönderilir. Mehmet Akif’in gayesi, farkında olmadan Osmanlı ile savaşan bu Müslüman askerleri aydınlatmaktır. Berlin görevinden dönüşte verilen başka bir görevle, Mehmet Akif, 1915 yılının Mayıs ayında Arabistan’a gider. Teşkilatın bu seferki hedefi, Şerif Hüseyin İsyanına karşı, devlete bağlı olan kabilelerin desteğini sağlamaktır.

Mehmet Akif ve Teşkilat-ı Mahsusa ekibi Arabistan yolunda iken mola verdikleri el Muazzam adlı İstasyon’da, aylardır hasretle beklenilen Çanakkale zaferinin haberini alırlar. Hakikatte, Mehmet Akif’in Çanakkale için ağlamadığı gün yoktur. Aynı gece, şair, el Muazzam İstasyonu’nda aldığı bu muazzam zafer haberini yeni nesillere aktarmadan canını almaması için şair Allah’a yalvarır. Mehmet Akif’in hissiyatını yol ve görev arkadaşı Eşref Kuşçubaşı şöyle ifade eder:

“Duası hıçkırıklarla kesiliyordu. Onu teskin etmek mümkün değildi zaten müdahale etmek de istemiyorduk. Bu bir ilham manzarası idi ve ben onu görebilmiş mutlu bir fani idim.”

Çanakkale’de milli tarihimizin belki de en önemli zaferi kazanılmıştı. Türk ordusu, Çanakkale’de, düşmanın teknik üstünlüğüne rağmen, cesareti ve iman gücü ile düşman filolarını durdurmuş, Boğazlar ve İstanbul’u kurtarmış, hatta Çarlık Rusyası’nın yıkılmasına sebep olmuştu. Mehmet Akif, bu zafer karşısında bir abide niteliğinde olan şiiri Çanakkale Şehitlerine’yi yazmıştı. Şiirinde “Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın..” diyerek halka, Mehmetçiğin büyüklüğünü ve zaferin önemini anlatmıştı. Mehmet Akif, görev dönüşünde yeni kurulan, Şeyhülislamlığa bağlı, islami İlimler Akademisi olarak kabul edilen Dar’ül Hikmet’il İslamiye Dairesi’nin başkâtipliği görevine atanır. Akif 1920 yılında, kuruluşun asli üyesi olur ve bu dairenin yayın organı olan Ceride-i İlmiyye’nin de idaresini üstlenir. Ancak, Birinci Dünya Savaşı’nda, yenilgi ile gelen ağır şartlar ve tüm yurtta başlayan düşman işgalleri nedeniyle, Mehmet Akif, davası uğruna yeniden yollara düşer.

MİLLİ MÜCADELE YILLARI

Mondros Mütarekesi’nden sonra Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları, mümkün olan tüm mühimmat ve silahı Anadolu’da toplamak ve mahallî direniş hareketlerini bir araya toplamak amacıyla, Kuva-yı
Milliye’yi oluştururlar. İstanbul Hükümeti’nin çıkardığı zorluklara rağmen, kongreler dönemi yaşanır ve bu kongrelerde, vatanın düşmandan temizlenmesine yönelik tedbir ve kararlar alınır.

Mehmet Akif, Milli Mücadele’nin başlangıcında, İstanbul’da bir kısım çevrelerin, vatanın kurtuluşu için İngiliz veya Amerikan mandasından medet ummasından büyük rahatsızlık duyuyordu. Mustafa Kemal Paşa ve diğer asker, sivil aydınlar gibi, Akif de vatanın kurtulacağından ve yeniden bağımsız olunacağıdan ümitliydi.

Akif’e göre:
“Türklerin yirmi beş asırdan beri özgürlüğünü muhafaza etmiş bir millet olduğu hakikattir. Hâlbuki Avrupa’da bile özgürlüğünün kaynağı bu kadar eskiye dayanan bir millet yoktur. Tarih de göstermiştir ki Türkler özgürlüksüz yaşayamaz.”

Bu zihniyette olan Mehmet Akif, 1920 yılında Kuva-yı Milliye’nin Ege Bölgesindeki merkezlerini ziyaret eder. Balıkesir’de şehrin en büyük camisi olan Zağanos Camii’nde, halka, aradaki ayrılığın kalkması ve düşmana karşı birleşmeleri için etkili bir konuşma yapar. Akif’i dinleyen cemaat, caminin dışına taşmıştır ve onu gözyaşları ile dinler. Bu konuşmanın İstanbul’da yankılanan etkisi üzerine Akif, Damat Ferit Paşa tarafından Dar’ül Hikmet’il İslamiye Dairesi üyeliğinden ve oradaki görevinden uzaklaştırılır;
memuriyetten azledilir.

Kongreler Dönemi sonunda alınan kararlar gereğince Milli Mücadele’yi tüm yurtta tek elden Heyet-i Temsiliyye yürütecektir. Heyet-i Temsiliyye Anadolu’da, yeni bir meclisin kurulması için çalışmalara başlar. Tüm yurtta milletvekilleri seçimleri yapılır. 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli kararları alınır ve bu kararların ardından Meclis-i Mebusan İngilizler tarafından 16 Mart 1920’de dağıtılır.

İstanbul artık resmen işgal edilmiştir. 23 Nisan 1920 tarihinde İstanbul’dan kaçabilen milletvekillerinin ve seçimle gelen diğer vekillerin katılımı ile Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılır. Anadolu’ya geçmeye karar veren Mehmet Akif’e, o günlerde Mustafa Kemal Paşa’dan, hareketin manevi cephesini güçlendireceği düşüncesi ile davet gelir. Davette Akif’ten Sebilürreşad Dergisi’ni Ankara’da yayınlaması istenir. Mehmet Akif de oğlu Emin Beyle birlikte, Ankara’ya gitmek üzere yola çıkar. Zorlu bir yolculuğun ardından 24 Nisan 1920 tarihinde Ankara’ya ulaşırlar. Mustafa Kemal Paşa’nın da öngördüğü gibi, sevilen ve muteber bir müslüman aydının Milli Mücadeleye katılması, halk nezdinde, Milli Mücadele hareketinin, İttihat ve Terakki Partisi’nin yeni bir macerası olma ihtimalini gidermiş, hareketi güçlendirmiştir. Mehmet Akif’in Ankara’ya gelişi, pek çok kişi tarafından sevinçle karşılanmış, Hâkimiyet-i Milliye, Açıksöz gibi gazetelerde haber olarak verilmiştir. Açıksöz gazetesinin 2 Mayıs 1920 sayılı nüshasında şu ifadelere yer verilmiştir:

“Sebilürreşad Mecmua-i İslamiyesi Başmuharriri büyük İslam şairi Mehmet Akif Beyefendi’nin ahiren Ankara’ya vasıl olduğu, Ankara gazetelerinden okunmuştur. Zulme, hakarete, tahammül edemeyerek ailesini, refahını İstanbul’da terk ile Anadolu’ya rar eden bu vicdanlı şairin, Anadolu’nun ahvalini şiirlerinde terennüm etmesini temenni ederiz.”

Mehmet Akif, Ankara’ya gelişinin ardından, Burdur’da istifa eden bir milletvekilin yerine, Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile 5 Haziran 1920 tarihinde milletvekili seçilir. Aynı zamanda Biga’dan da vekil seçilen Mehmet Akif, 17 Temmuz 1920 tarihinde Meclis Başkanlığı’na Burdur Milletvekilliğini tercih ettiğini bildirmiştir. Görev bilinci ile halkı aydınlatmak için vaazlar vermeye başlayan Mehmet Akif, Kuva-yı Milliye Hareketi’nin Anadolu’da tutunmasında, İstanbul Hükümeti’nin isteği üzerine işgalci kuvvetler lehine verilen fetvaların olumsuz tesirlerinin giderilmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Akif, yazıları ve vaazlarıyla halka, Kuva-yı Milliye’nin İttihatçı olmadığını, Milli Mücadelenin İslam’a ve Halifeye karşı verilmediğini ve vatanı kaybedersek geri çekilecek toprağımızın kalmadığını anlatmıştır.

Anadolu’da bu gelişmeler yaşanırken, İstanbul’da Damat Ferit Paşa Hükümeti Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’den 11 Nisan 1920’de Anadolu’da mücadele edenlerin katlinin vacip olduğuna dair fetva almıştır. Alınan bu fetva, İngiliz uçaklarıyla ve işgalci askerlerce Anadolu’da dağıtılmıştır. Bu fetvalara inanan bir kısım gruplar, yer yer Anadolu’da Milli Mücadele hareketine karşı isyanlar çıkartmaktaydı. Düzce-Bolu çevresinde çıkan isyanlar, bu bölge ile sınırlı kalmamış, Tokat’ta, Zile’de ve Yozgat’ta da Milli Mücadele’yi güçleştiren hadiseler yaşanmıştı. Hatta Yozgat’ta isyancılar, milletvekili seçimlerinin yapılmasını bile engellenmeye çalışmışlardı. Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından önce, İstanbul Hükümeti’nin fetvasına karşı Heyet-i Temsiliyye de Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi’den bir fetva alır. 22 Nisan 1920 tarihinde alınan, Millî Mücadele hareketinin dinen ve siyaseten meşruluğunu ifade eden bu fetva, çeşitli gazetelerde yayınlanır, Anadolu’daki tüm müftülüklere tebliğ edilir. Rıfat Bey’in fetvasının yarattığı etkiyi gözlemleyen Ankara Hükümeti, iç isyanlara çözüm için en önemli adımın bir İrşat Heyeti kurulması; heyetin, halkı Milli Mücadele’nin haklılığı hususunda aydınlatması ve irşat etmesi olacağına karar verir. Beypazarı’nda çıkan isyanının ardından, süren Meclis görüşmelerinde Mustafa Kemal Paşa da irşat ve tenvirin gerekliliğini şu sözleri ile ifade etmiştir:

“Muhterem heyetiniz ulemayı kiramdan beş zat intihap etsin. Bunlar oradaki ulema ve eşrafı çağırsın; hakikatleri anlatsın. Yanlış fikirlere kapılanlar afedilsin. Bu, münhasıran Beypazarı’nda değil, ayni akıbete maruz kalan tüm vatanda uygulansın.”

Balkan Savaşı esnasında kurulan Milli Müdafaa Heyeti’nin İrşat Heyeti’nde görev alan; yine Birinci Dünya Savaşı esnasında Teşkilat-ı Mahsusa’nın görevlisi olarak benzer faaliyetlerde bulunan Mehmet Akif’e, Encümen-i İrşat ve Heyet-i Nasiha‘da görev verilir. Heyetle birlikte ya da yalnız, Anadolu’da pek çok il’e giden şair halka Sevr Antlaşmasının hükümlerini anlatır, mevcut halin anlaşılmasını sağlamaya çalışır. Mehmet Akif’in halka yaptığı konuşmalar Sebilürreşad Dergisi’nde de yayınlanır, halka ve askerlere dağıtılır. Mehmet Akif İrşat Heyeti ile birlikte ilk önce Konya’ya gider, şehirdeki isyanın bastırılması, halkın birlik olması için uğraşır. Arif Konya’daki görevinin ardından Çankırı’ya gider. Şehrin en büyük camisi olan Ulu Cami’de, halka neden kurtuluş mücadelesi verilmesi, köle olunmaması gerektiğini şöyle anlatır:

“Allah’a hamd-ü senalar olsun. Aylardan beri Cuma namazını kılmak fırsatını Çankırı’da buldum. İstanbul ve civarında kılamadım; zira o yörelerde kâfirlerin bayrağı dalgalanıyordu. O bayrağın altında kâfirin kölesi idik. Rabbü’l-âlemin Müslümanlara köleliği haram kılmıştır. Kölenin Cuma namazı kabul değildir. Hürriyetinizi kazanacak sonra cumaya koşacaksınız. Kâfirin bayrağı altında halifelik kuru sözden ibarettir. Halifelik İslam bayrağı altında olur..”

Mehmet Akif 15 Temmuz 1920’de Kastamonu’ya gider. Bu şehir ve civarında uzun süre kalır. Ailesinin de kalabileceği bir ev tutar; kışın zorlu şartlarına, yaşadığı maddi güçlüklere rağmen, gayretle irşat faaliyetlerinde bulunur. Bu ilde yayınlanan Açıksöz Gazetesinde yazılar yazar, şehrin camilerinde vaazlar verir. Şehrin merkezinde bulunan Nasrullah Camii’nde halka şu sözlerle seslenir:

“Bizi mahv için tertip edilen muahede-i sulhiye paçavrasını mücahitlerimiz şark tarafından yırtmaya başladılar. Şimdi beri taraftaki dindaşlarımıza düşen vazife Anadolu’muzun diğer cihetlerindeki düşmanları denize dökerek o murdar paçavrayı parçalamaktır.”

Konuşmasında, Müslümanların esir olarak yaşayamayacağını, hakikatte, Müslümanlar için en büyük düşmanın fitne, fesat ve ayrılık olduğunu vurgular. Sevr Antlaşmasının nasıl bir ölüm fermanı olduğunu ifade eder:

“Sakın milli hareket aleyhinde olanların sözlerine kulak asmayınız. Çünkü onlar halkımızı köle haline getirmek istiyorlar. İçimizde yer yer çıkan isyanlar hep mel’un düşmanların parmağı ile olmuştur. Allah rızası için aklımızı başımıza toplayalım. Çünkü, böyle düşman hesabına çalışarak, elimizde kalan bir avuç toprağı da verecek olursak çekilip gitmek için arka tarafta bir karış yerimiz yoktur.”

Mehmet Akif’in Nasrullah Camii’nde verdiği uzun ve etkili hutbe yurdun dört bir tarafında duyulur. Sebilürreşad Dergisi’nin neşriyatıyla, tüm cephelere, il idarelerine, müftülüklere gönderilir. Hatta risale şeklinde bastırılıp, cephedeki askerlere dağıtılır. Ordu Komutanları, valiler, müftüler Akif’e teşekkür telgrafları çeker. Gazi Mustafa Kemal Paşa da şairi şu sözlerle takdir ettiğini ifade eder:

“Kastomonu’daki vatanperverane mesainizden çok memnun oldum. Sevr Muahedesi’nin memleket için ne feci bir idam hükmü olduğunu, Sebilürreşad kadar hiçbir dergi memlekette neşretmedi. Manevi cephemizin kuvvetlenmesine, Sebilürreşad’ın büyük hizmeti oldu. Her ikinize de bilhassa teşekkür ederim. Ben sizin İstanbul’da iken de milli mücadelemizde yaptığınız hizmetleri bilirim..”

Anadolu’da şehirlerde ve cephelerde koşturan, özellikle askerlere moral vermek için büyük çaba sarf eden İrşat Heyeti üyeleri, Genel Kurmay Başkanı İsmet Paşa ile Garp Cephesinde görüşmüş, halkın ve askerlerin maneviyatı güçlendirecek bir milli marşın yazılması hususunu mütalaa etmişlerdi. Aynı zamanda, yeni kurulan Ankara Hükümeti’nin de gelişen dış temasları ve diplomatik ilişkileri de bir milli marşa duyulan ihtiyacı güçlendirmekteydi. Hükümet üyelerini ziyaret eden Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa, İrşat Heyeti’nin bu talebini iletir, milli heyecanı canlandıracak, Fransızların Marseyez Marşına benzer bir milli marş yazılmasını, ordu adına hükümetten talep eder. Bu talebi ve genel ihtiyacı değerlendiren Eğitim Bakanlığı da İstiklal Marşı’nın yazılması için -çalışmanın başında zikredilen- Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde ilan edilmiş olan yarışmayı açar. İstiklal Marşı için yarışmanın açıldığı günlerde Mehmet Akif görevli olarak Kastamonu’da çalışmaktadır. İstiklal Marşı için bir yarışma ve ödül olması fikrinden hoşlanmayan şair, müsabakaya katılmak istemez. Mehmet Akif’in yarışmaya neden katılmak istemediğini, dostu Karesi Milletvekili Hasan Basri Bey şöyle anlatır:

“İstiklal Marşı’nın İstiklal Mücadelesi’nin içinde Büyük Millet Meclisi’nde görev yapan Mehmet Akif tarafından yazılmasını kendisine söylediğimizde zaman o ‘ben ne müsabakaya girerim ne de caize alırım!’ demişti. Ben ricalarımı tekrar ettikçe o da aynı sözü söylemiş ve ‘bırak yazsınlar. Ben bu yaştan sonra yarışa mı gireceğim ayıp değil mi?’ demişti.



Bir gün Hamdullah Suphi Bey beni mecliste gördü ve dedi ki ‘şimdiye kadar 500’den fazla marş geldi. Ben hiç birisini beğenmedim üstadı ikna edemez misin?’ ben Akif Bey müsabaka şeklini ve ikramiyeyi kabul etmiyor; eğer buna bir çare ve bir şekil bulursanız yazdırmaya çalışırım. Düşündü dedi ki ‘ ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna tabi olacağımızı bildireyim. Fakat tezkireyi siz kendisine veriniz.’ Ben de uygun gördüm. Yarım saat sonra getirip tezkireyi bana verdi..”

Hasan Basri Bey yine çalışmanın başında zikredilen davet mektubunu 5 Şubat 1921’de Mehmet Akif’e iletir. Hasan Basri Bey, şair Mehmet Akif’i ikna edebilmek için şiiri kendisinin yazacağını söyler; şairden yardım talep eder. Mehmet Akif, birlikte yazalım der; ancak ikramiyeyi almayacağını söyler. Hasan Basri Bey, yarışma koşullarının şairin istediği gibi düzenleneceğini, ikramiyeyi ise bir hayır kurumuna vereceklerini söyleyince Mehmet Akif İstiklal Marşı’nı yazmaya ikna olur. Mehmet Akif Ankara’ya vasıl olduktan sonra Tacettin Dergâhı’nda ikamet etmiş, şiirlerini, yazılarını bu güzel mekânda yazmıştır. Ancak Dergâh sadece bir ikametgâh değildir. Mehmet Akif ve onu ziyaret edenler için edebi, fikri, tasavvufu, kültürel ve sanatsal sohbetlerin yapıldığı, cephelerdeki durumdan halkın bilgi almak için koştuğu bir mekândır. Akif İstiklal Marşı’nı da bu mekânda yazmıştır. İstiklal Marşını yazarken adeta dünya ile ilişkisini kesen şairin halini kendisi gibi Tacettin Dergâhı’nda ikamet eden Konya milletvekili Hafız Bekir Efendi şöyle anlatır:




“Üstat bir gece birden uyanır. Kağıt arar; bulamayınca kalemiyle yattığı yer yatağının yanındaki duvara marşın ‘Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım..’ mısrası ile başlayan kıtasını yazar. Ben sabah namazına kalktığımda üstadı çakısıyla duvardaki yazısını kazırken gördüm.”



Dostları, Akif’in İstiklal Marşı’nı yazarken derin tefekküre daldığını, saatlerce düşünüp yazdığını anlatmışlardır. Herkesin sabırsızlıkla beklediği şiir on gün içerisinde tamamlanır ve 17 Şubat 1921 tarihinde Sebilürreşad Dergisinin ilk sayfasında Kahraman Ordumuza ithaf edilerek yayınlanır. Şiiri 21 Şubat 1921 tarihinde Açıksöz Gazetesi de neşreder. 26 Şubat 1921 tarihinde ise İstiklal Marşı konusu Meclis görüşmelerine taşınır; görüşmelerde şiirin basılarak millet vekillerine dağıtılması kararlaştırılır.




 

1 Mart 1921 günü başkanlığını Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı Meclis görüşmelerinde İstiklal Marşı tafsilatlı olarak tartışılır. Verilen teklifin oylama ile kabulü üzerine, Hamdullah Suphi Bey İstiklal Marşı’nı okumak üzere kürsüye çıkar: Mehmet Akif’ten şiiri yazmasını kendisinin istediğini, şairin ikramiye nedeniyle yarışmaya katılmayı uygun görmediğini, ancak görüşmeler neticesinde Mehmet Akif’i ikna ettiklerini, elemelerden kalan son altı şiirle birlikte Mehmet Akif’in şiirini Meclis’in seçimine sunduklarını söyler. Ardından, İstiklal Marşı’nı kürsüden okur. Mehmet Akif’in yazdığı İstiklal Marşı bu görüşmeden on iki gün sonra Meclis’te yapılan türlü tartışmalardan sonra kabul edilir. Bazı vekiller marşın seçimini Meclis’in mi, ilgili komisyonun mu yapması gerektiği konusunda tartışsalar da görüşmelerdeki çoğunluk Mehmet Akif’in şiirinin seçilmesi konusunda kararlı davranır. Meclis tutanaklarına göre, marş için hangi güftenin seçileceği konusunda pek çok husus müzakere edilmiştir. Kastamonu vekili Suat Bey gibi Mehmet Akif’in şiirinin seçilmesinden yana fikir beyan edenler olduğu gibi, Bolu vekili Tunalı Hilmi Bey gibi Akif’in şiirinin milletin ruhuna tercüman olamayacağını iddia edenler de olmuştur. Birinci Meclis’teki demokratik tartışma ortamında hemen her konudaki fikir ve görüşler serbestçe tartışıldığından, İstiklal Marşı’nın seçimi hususu da ciddiyetle müzakere edilmişti. 12 Mart 1921 tarihli takrirlerinde Suat Bey müzakerelerin bitirilmesini ve Mehmet Akif Bey’in şiirinin İstiklal Marşı olarak kabulünü teklif ederken, Tunalı Hilmi Bey ise İstiklal Marşı’nın şubelerce teşkil edilecek özel bir encümen tarafından tetkik ve tasdik olunmasın ı teklif etmiştir. Aynı gün Bursa Milletvekili Emin Bey’in verdiği takrirde, İstiklal Marşı önceden basılıp dağıtıldığı, tüm vekiller tarafından ayrı ayrı tetkik edildiği için ayrı bir encümene havaleye lüzumun olmadığı belirtmişti. Ayrıca takririnde Mehmet Akif’in şiirinin Milli Marş olarak kabul edilmesini teklif etmişti. Bitlis vekili Yusuf Ziya, Isparta vekili İbrahim de öteden beri İslam şairi olarak bilinen ve takdir edilen Mehmet Akif’in şiirinin Meclis-i Ali’nin maneviyatına uygun olduğundan bahisle Milli marş olarak kabul edilmesini teklif etmişlerdi. Yine aynı oturumda, Kırşehir Mebusu Yahya Galip ise Mehmet Akif’in şiirinin, şairin kendisi tarafından Meclis kürsüsünden okunmasını teklif etmişti.

12 Mart 1921 tarihinde art arda verilen bu takrirlerden sonra, Meclis Başkanı takrirlerin hepsinin Mehmet Akif’in şiirinin kabulüne mutazammın olduğunu söylemiş, söz isteyen Tunalı Hilmi Bey’e “müzakere bitmiştir” diyerek cevap vermiştir. Başkan, ardından, her güfteyi ayrı ayrı oylamayı sunmuş bu güfteler reddedilince Hasan Basri Bey’in Mehmet Akif’in şiirinin kabulünü teklif eden takririni oya sunmuştur. Ekseriyet oyla Mehmet Akif’in şiirinin kabul edilmesinin ardından, Kırşehir vekili Müfit Efendi, Hamdullah Suphi Bey’in İstiklal Marşı’nı kürsüden tekrar okumasını teklif ederken, Konya vekili Refik Bey ise milletin ruhuna tercüman olan bu marşın ayakta okunmasını teklif etmişti. Meclis başkanı ise cevabında şöyle demiştir:

“Müsaade buyurunuz efendim. Heyeti muhtereme bu marşı kabul ettiğinden tabii resmi İstiklal Marşı olarak tanınmıştır. Binae naleyh, ayakta dinlememiz icap eder. Buyurunuz efendiler.”

Marşı en ön sıra ayakta, alkışlayarak dinleyenlerden biri de Cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Marşın kabulünden sonra, İstiklal Marşı’nın önemini şu sözlerle anlatır:

“Bu marş, bizim inkılabımızın ruhunu anlatır... İstiklal Marşı’ nda davamızı anlatması bakımından büyük manası olan mısralar vardır. En beğendiğim yeri şu mısralardır: ‘‘Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet, hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal.’ Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır… Bu demektir ki efendiler Türk’ün hürriyetine dokunulamaz!”

Büyük Taaruz’un zaferle kazanılmasından sonra, Mehmet Akif de kendisinden Mustafa Kemal Paşa hakkında bilgi isteyen Hakkı Tarık (Us) Bey’e “Ben yemin etmem; fakat işte yemin ediyorum. Milli Mücadele’de onun yanında bulundum; yakından tanıdım. Vallahil’azim, eğer Mustafa Kemal Paşa olmasaydı bu zafer kazanılmazdı” diyerek Atatürk hakkındaki görüşlerini bildirmiştir.

12 Mart 1921 tarihinde Büyük Millet Meclisi tarafından İstiklal Marşı olarak kabul edilen Mehmet Akif’in şiiri, haber olarak, gazete ve dergilerde geniş yer bulmuştur. İkamet etmekte olduğu Tacettin Dergâhı’nda Mehmet Akif’i ziyaret eden arkadaşları ve pek çok mebus samimi bir törenle şairi kutlamışlardır. Mehmet Akif, kazandığı 500 liralık ödülü yoksul kadın ve çocuklara iş öğreten Darülmesai’ye bağışlar. 17 Mart 1921 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde bu durum şöyle ifade edilmiştir:

“Teberru: Burdur mebusu, şairi muhterem Mehmet Akif Beyefendi’nin Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen İstiklal Marşı için mahsus beş yüz lira mükâfatı nakdîyeyi, müşarünileyh fakir İslam kadın ve çocuklarına iş öğreterek sefaletlerine nihayet vermek emeliyle teşekkül eden Darülmesai menfaatine hediye eylemiştir.”

Mehmet Akif, kendisinin İstiklal Marşı’nı para için yazdığının düşünülmesinden endişe etmektedir. Hâlbuki, ciddi maddi sıkıntı içerisindedir. Durumunu ve ödül konusundaki hassasiyetini Eşref Edip şöyle anlatır:

“İstiklal Marşı için tahsis edilen beş yüz lira mükâfatı, üstadın kabul etmemesi o zaman çok kimseye tuhaf gelmişti. Bahusus, o sırada sıkıntısı da vardı. Bu ikramiyeden bahsedenlere çok kızardı. Baytar Şefik de bir gün bu sebepten üstattan azar işitti. Üstat, Ankara’da ceketle gezerdi. Paltosu yoktu. Çok soğuk günlerde Şefik’in muşambasını istişare ederek giyerdi. Bir gün Şefik, ‘Akif Bey mükâfatı reddetmeyip bir muşamba yahut bir palto alsaydın daha iyi olmaz mıydı?’ deyince üstat hiddetlendi. Bunu söylediği için tam iki ay Şefikle konuşmadı.

Kabulünün ardından, İstiklal Marşı, İngilizce, Almanca, Fransızca, Macarca ve Farsça’ya çevrilerek, yurtiçinde ve yurtdışında dağıtılmış; mitinglerde, törenlerde halkın manevi ve milli duygularını güçlendirmek maksadı ile okunmaya başlamıştı. Orduya ve halka büyük moral olan İstiklal Marşı, urtdışındaki elçiliklerde de törenlerle kutlanmış, elçilik mensuplarınca, sevinç gözyaşları içerisinde ayakta dinlenmiştir.

Tarihte eşine ender rastlanabilecek olaylara şahit olan, adeta bir milli kahramanlık destanının yazıldığı dönemde görev yapan Birinci Meclis, misyonunu ve faaliyetlerini 16 Nisan 1923 tarihinde tamamlar.88 Yeniden yapılacak olan seçimlere, İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif katılmayı hiç düşünmez. Ailesi ven Sebilürreşad Dergisi ekibi ile birlikte İstanbul’a geri döner. Mehmet Akif 1923 yılında, Abbas Halim Paşa’nındaveti üzerine gittiği Mısır’a 1926 yılında ailesi ile birlikte yerleşir.

Mısır’da da hastalıklar, maddi sıkıntılar büyük şairin yakasını bırakmaz. Buna rağmen, Mısır Üniversitesi’nde Türk Dili eğitimi verir. Mısır’da kaldığı sürede “Firavunla Yüzyüze” adlı şiirini yazar, Safahat’ın son kitabı olan Gölgeler’i yayınlar. Mehmet Akif 1935 yılında hastalanır. Gurbette yaşadığı sürece, çok sevdiği vatanının hasretini çeken şair, memleketinde ölmek istediğinden 1936 yılında İstanbul’a geri döner.

Aralık 1924’de Sebilürreşad’da yayınlanan Firavunla Yüzyüze şiirinden bir bölüm...
Farhu’un-nisa Emire Hadice Hanımefendi Hazretlerine


Şu bağlı yelkeni çözsek de nehri atlayarak,
Biraz da karşıki vâdîye doğru yollansak.
Güneş çocuk: Yoracak hâli yok, sular durgun;
Gelin gecikmeyelim, tam zamanı yolculuğun.
Kürekler işlesin öyleyse, durmadan gideriz.

Fakat, bu “Nîl-i Mübârek” mezar kadar hissiz:
Bütün sevâhili boğmuş, gömerken emvâcı,
Ne vardı bir acı duysaydı? Şöyle dursun acı,
Huzûr içinde, sanırsın ki ninniler duyuyor:
Semâyı altına sermiş, derin derin uyuyor!
Henüz harîm-i zılâlinde bir cihan saklar,
O, belki yetmiş asırlık, mehîb Karnak’lar;
Alınların biriken kanlı, terli hüsrânı:
Şu Teb harâbesinin dalga dalga umrânı;
Şu, sermediyyeti hâlâ sayıklayan, âsâr,
Ki hây u hûy-i medîdiyle inlemişti civâr...
Bugün, sütûnlarının küskün ihtişâmıyle,
Ne ser-nigûn oluvermiş, aman bakın Nîl’e!

Yanaştık öyle mi? A’lâ! Geniş de bir kumsal;
Hemen basıp çıkalım, açmasın kenardaki sal.
Zemîn epey batıyor: Yolcu geçmemiş çokluk...
Şu hurmalıktan tuttuk mu, oh, kurtulduk...
Meğer hiç öyle değilmiş; ne inkisâr-ı hayâl:
Aşınca vâhayı, bir kumdur etti istikbâl!
Batar, çıkar, gideriz, çâresiz, yorulsak da.
Evet, belirmede, yer yer, birer sevimli ada;
Nedir ki arkası umran, filân değil, heyhât,
O, çöl dedikleri aylarca bitmeyen nakarat!

Daraldı gitgide vâdî, demek yakınlaştık:
Harâbeler sökedursun, yavaş yavaş, artık:
Göründü işte sütûnlar, kırık dökük, yer yer,
Göründü yerlere bîtâb düşmüş âbideler;
Göründü kaç sıra ma’bed ki kaplamış yurdu;
Göründü birçoğunun pâre pâre ma’bûdu!
Sağında nâ-mütenâhî yıkıntı dalgaları;
Solunda hangi harîminse tek kalan duvarı;
Önünde, gövdesi kırk elli parça, heykeller;
İlerde burnu kopuk başlar, arkasız beller.
O yanda kumlara yüzlerce dev kadîdi batar;
Bu yanda toprağı bin müstahâse yırtar atar.
Harâb emellerin enkâzı savrulur şurada;
Yıkık sarayları çiğner geçer nigâh arada...
Hülâsa, bir, ebedî kevni yok, zemîn-i fesâd,
İçinde haşre kadar haşrolur durur ecsâd!

Sıkıştı gitgide vâdî, nihayet oldu boğaz.
Güneş, çocuk değil artık, şu var ki pek yaramaz:
Sonunda cevvi tutuşturmak istedikçe hele,
Çekilmiyordu bu en nazlı günlerinde bile!

Aman bakın, ne perîşan şu toprağın hâli:
Bucak bucak deşerek, toprak olmuş ensâli ,
Çukurlarıyle, hayır, leşleriyle yutmuşlar!
Kefen soyanlar adammış, bu fâreler canavar!
Delik deşik kayalıklar, delik deşik sağ sol:
Mezar araştırıyor her tarafta bir sürü kol.
Sürüklenir sıralanmış paçavra enkâzı,
Zuhûr eder diye, altında mumyalar ba’zı;
Didiklenir, elenir, kül, kemik, bütün kümeler...
Nedir bu acz-i beşer karşısında hırs-ı beşer?

Büküldü tuttuğumuz yol cenûba doğru biraz;
Güneşse rüşdüne rağmen bütün bütün yaramaz:
Önünde damla kadar gölge sezmesin alevi,
Bir ân içinde, bakarsın, adımlayıp cevvi,
Ne kuytu der, ne siper, parçalar geçer mutlak;
Nasıl ki parçalamış: Her taraf çırılçıplak!

Asıl belâsı: Bu gittikçe kıvrılan dirsek,
Uzun sürerse, emînim, devâm edilmeyecek:
Kireç yakılmaya mahsus ocaklann bir eşi,
Kürek kürek saçıyor küllenip duran güneşi!
Hayır, sürekli değil, bitti, hem yaman bitti;
Gelin de sahneyi bir seyredin, gelin şimdi:

Geçit biraz dönerek garba sarkacak yerde,
Gerildi ansızın âfâka bir kızıl perde:
Ne ihtişâm-ı İlâhî! Ne saltanat! Ne celâl!
Eteklerinde zemîn, devre devre izmihlâl.
Bu cebhe fecr-i ezelden örülmüş olsa gerek;
Gurûb alevleri, yâhud, tehaccür eyleyerek,
Harîs emelleri tehdîde etmek üzre devam,
Fezâda alnını çatmış bu sermedî ehrâm! *
Evet, murâkabe hâlinde bir sükût-i mehîb,
Çıkıp harâbe-i edvâra yaslanan bu hatîb.
Ne bir hitâbe, hayır, yükselen, ne bir minber,
O çünkü çok daha yüksek, o bir derin makber!

Bu kıpkızıl kayanın bağrı kaç yerinden oyuk!
Sırayla birçok isim var... Tesâdüfen okuduk:
“İkinci Amnofis”... A’lâ! Hemen girip görelim.
Eşikte loştu kovuk, şimdi büsbütün muzlim.
Şu var ki, sürmedi, sıyrıldı perdeler nâgâh,
Çevirdi düğmeyi, besbelli, arkadan fellâh.
Işık güzel, azıcık yol çetin, fakat bu da hiç;
İşin fenâsı: İçerden gelen sıcak müz’ic...
Ne çâre! İnmeli, mâdem ki sormadan girdik.
Aşağıya doğru zemînin devâmı haylice dik...
Hayır, kapanmayabilmek hüner değil o kadar;
Adımda bir basamak var ki taştan oymuşlar.

Yavaş yavaş iniyorken uzandı bir köprü...
Önünde var ya delîlin, tevekkül et de yürü!
Geçer miyiz, geçeriz, haydi şimdi, bismillâh!
Kazâ savuştu ya, lâkin ne söylüyor fellâh:
Meğer, zifir mi zifir, bir belâlı kan kuyusu,
Bu takma köprünün altında tutmamış mı pusu!
Demek ki: Çalmak için muhteşem kemiklerini,
İkinci Amnofis’in kim delerse makberini;
-Nüfûza uğraşıyorken yolun serâirine-
Basınca eğreti konmuş kapakların birine,
Cehennemin dibi buymuş, deyip tekerlenecek!

Aman çabuk geçelim, yer tekin değilmiş pek...
Demin kalan basamaklar yetiştiler tekrar,
Berâber etmeye baktık aşağıya doğru firar,
Sitâre mevkibi hâlinde kâfileyle ziyâ,
Geçit boyunca dizilmiş, pırıl pırıl gûyâ:
Kovanda habsedilen bir yığın ateşböceği,
Delip halâs olayım, der, bu sermedî geceyi!
Duvarların, tavanın her yerinde, bî-pâyan,
Tekerrürüyle tevâlî eden rumûz-i beyân.
Nedir leyâle bürünmüş o renk renk eşkâl?
Kimin hesâbına zulmette oynayan bu hayâl?

Kimin? Nedir? diye, lâkin, kolayladık geçidi;
Direkli bir yere çıkmaktayız, bakın, şimdi.
Harîm-i hâsına geldik demek ki, Fir’avn’ın;
Gürültü etmeyelim, bî-huzûr olur, amanın!
Fakat, bu sahne, dağın sînesinde, pek müdhiş;
Açık semâ gibi yıldızlı, mâvi bir meneviş ,
Parıldayıp duruyor, kaplamış bütün sakfı.
Duvarların görünen sağlı, sollu, her tarafı,
-Memâtı hep akabâtıyle gösterir yollu-
Ecinni ordusu şeklinde bin hurâfe dolu.
Nasıl ki aynı hikâyâtı söylüyor tekmîl,
Şu perde perde sütûnlar da işte ber-tafsîl .

Peki, o nerde? diyorduk, hemen zuhûr etti,
Benekli kırmızı benziyle parlayan lâhdi.
Açıktı üstü, kapak, şimdi, bir kalın camdı;
Başında düğme de varmış ki, asrın evlâdı,
Koşup bükünce, ziyâ huzme huzme fışkırarak,
Göründü, kalkamaz olmuş, zavallı bir hortlak!

Adâletin ne şehâmetli bir tecellîsi,
Şu, leş görür gibi görmek İkinci Amnofis’i!
Bu Fir’avun ki, civârından ürküyordu beşer;
Bu Fir’avun ki, saraylar, sütûnlar, âbideler,
Bütün hayâtını ezberletirdi âfâka;
Bu Fir’avun ki eğilmişse boynu bir hakka,
O sâde kendi bekâsıydı, kendi nefsiydi;
Bu Fir’avun ki, o zıllin hayâl-i te’bîdi,
Dumanlı beynini sardıkça, artık efrâda,
Muhâl olurdu huzûr ihtimâli dünyâda;
Bu Fir’avun ki, cehennemdi yerde kâbûsu,
Cehennem olmadan evvel vücûd-i menhûsu;
Bu Fir’avun ki, beşer, korkudan, büküp belini,
Huşû’ içinde tavâf eylemişti heykelini;
Bu Fir’avun, bu görünmez kazâ, bu saklı belâ,
Ki bir zaman tapılıp dendi: “Rabbune’l-a’lâ !”
Ne intikâm-i İlâhî, ne sermedî hüsran:
Gelen, geçenlere ibret, yatar sefîl, üryan!
Soyulmadık eti kalmış, bilinmiyor kefeni;
Açıkta mumyası, hâlâ dağılmayan bedeni.

Bu çehre miydi ki titrerdi karşısında zemîn?
Bunun mu handesi âfâka tarh ederdi enîn?
Hayır, bu, çehre değil şimdi bir sicill-i azâb:
Bütün hutûtu perîşan, bütün meâli harâb,
Birer siyah uçurum gürleyen, çakan gözler;
O yıldırımların artık yerinde yeller eser!
Ölüm derinleşedursun çökük şakaklarda,
Düğümlü bir acı hüsran henüz dudaklarda,
Nedir düşündüğü, bilmem, o seyrelen sakalın;
Bir istırâb-ı mehîbin zebûnu lâkin alın.
Yanık kütüklere dönmüş, karın, kasık, el, ayak;
Yakında küllenerek hepsi târumâr olacak.

Şu gördüğüm mü nihâyet, bu leş mi âkıbetin?
Bunun mu uğruna milyonla rûhu inlettin?
Şeâmetin ne de etmiş ki cevvi istîlâ:
Hayâtın ayrı felâket, memâtın ayrı belâ!
Evet, sen eyleyemezdin sütun sütun feveran ,
Boşanmasaydı o ter bîgünâh alınlardan.
Zehirli ot gibi fışkırdı heykelin, yer yer,
Sulandı çünkü şu vâdî beşer kanıyla, beşer!
Zemine sığmadı bir türlü, korkarım, cesedin;
Yazık ki murdarı toprak bulup da örtemedin!
Değer mi dağları tırnakla, dişle oydurarak,
İçinde bir leş için muhteşem saray kurmak?
Nedir bu kokmuşa dünyâda olmadık tekrîm?
Niçin nasîbi değil rûhunun, bu nâz ü naîm?
Merâmın ölmeyebilmekse, ölmemek mümkin:
Saçıp savurduğun enfâs-ı ömrünün, lâkin,
Dedin de birkaçı olsun Hudâ yolunda fedâ,
Şu mâvi kubbeye gömdün mü bir sürekli sadâ?
Ölüm saçarken o şimşekli gözler âfâka,
Eğildi baktı mı toprakta can veren halka?
Şu duygusuz yüreğin susturup leâmetini ,
Yanık yüreklere sundun mu yâd-ı rahmetini?
Geçen hayât-ı sefîlin -ki hep çamur, hep kan!-
Deşildi, taştı da bir gün samîm-i yâdından,
O levsi gördün, utandın, terinle oğdun mu?
Ağarmıyorsa, nedâmet selinde boğdun mu?
Hayır, hayâ denilen renk o çehreden ne uzak!
Yumuldu gitti gözün, kirpiğin yaşarmayarak!
Sığındı mumyaya ciyfen , yegâne şâheserin;
Fakat, sığındı mı gufrâna rûh-i derbederin?

Hayâtının deşiversem birinci perdesini,
Kulaklarım duyacak çıplak etlerin sesini.
O etlerin ki alev püsküren sıcaklarda,
Tüter dururdu, inen kırbacınla kalkar da!
Yorulmak onlar için bir bilinmedik haktı,
O etlerin ki bütün hakkı parçalanmaktı!

Gözümde canlanıyor, şimdi, devr-i muhteşemin;
Nasıl hayâleti kumlardan uğradıysa, demin.
Fakat, nasîbini almış ki her tarafta ibâd,
Yetim iniltisi, ancak, kesilmeyen feryâd!
Ne hânümanları yıktın yıkılmadan şuraya?
Ne âşiyanları ezmişti, kim bilir, şu kaya?
Dokunsam ağlayacak, söylemez ki kaç kanı var,
Uzandığın çukurun, karşıdan bakan şu duvar.
Ne yüzle söyleyebilsin: Şerîk-i hüsrânı!

Bileydim, ey koca Mısr’ın ilâh-ı üryânı!
Mezâra, heykele âid bütün bu velveleler,
Bekân için mi hakîkat? Merâmın oysa, heder:
Evet, bütün beşerin hakkıdır bekâ emeli;
Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten istemeli!

Hasta yatağında kendisini ziyaret eden, İstiklal Marşı ile ilgili sorular soran arkadaşlarına şöyle der:

“İstiklal Marşı... O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının ifadesidir. Bin bir fecayi karşısında bunalan ruhların, ıstıraplar içinde halas dakikaları beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur.”

İstiklal Marşı’nı milletine hediye eden büyük şair 29 Aralık 1936 tarihinde vefat eder. Tabutu Türk Bayrağına sarılır. Hayatı boyunca taşıdığı asaletine, tevazuuna uygun, gösterişten ve şatafattan uzak bir merasimle Edirnekapı Mezarlığı’na defnedilir.

Mehmet Akif, içinde yaşadığı devrin hakikatini idrak etmiş ve eserlerinde bunu ifade etmiştir. İdealist bir fikir ve sanat adamı olarak taassup, batıl inanç, cahillik, tembellik, özgüven eksikliği ve benzeri hususları ele alarak eserlerinde toplumsal meselelere eğilmiştir. Hurafelere ve gericiliğe karşı çıkmış, toplumun medenileşmesi için büyük çaba sarf etmiştir. “Kendimi milletimin huzurunda gördüğüm günden beri sanattan ziyade cemiyeti düşünmek istedim” diyen Akif, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşlardaki yenilgisini devletin geri kalmışlığa bağlar. Milli bilincin uyandırılması suretiyle hem ilerleneceğine hem de sömürgeci güçlerin tasallutundan kurtulunabileceğine inanmıştır. Bu inanç ile Akif, eserlerini sanat için değil toplumun iyileşmesi için bir araç olarak vücuda getirmiştir. Mehmet Akif, şiirlerini, yazılarını, vaazlarını ve İstiklal Marşı’nı Hakk, hak, ezan, hürriyet, şehadet gibi Kur’an’a ait kavramlar ve değerlerle tanzim etmiştir. Şair, Milli Mücadele döneminde Anadolu’yu neredeyse şehir şehir gezerek verdiği vaazlarıyla halkı irşat etmiş, şiirler yazmış halkın Milli Mücadele’ye katılımını ve desteğini güçlendirmiştir. Bu yönüyle Mehmet Akif Milli Mücadelemizin ve zaferin manevi mimarlarından biridir. Mehmet Akif, Türk milletine mal ettiği İstiklal Marşı’nı ünlü eseri Safahat’a dahi dâhil etmemiştir. Adeta, büyük şairin bu asil tavrına uygun kabul edilebilecek 2010/1126 sayılı kanunla95, İstiklal Marşı’nın 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunan mali haklara konu edilemeyeceği hüküm altına alınmıştır. Bu kanuna göre, hiçbir gerçek ya da tüzel kişi, kurum, kuruluş veya birlik İstiklal Marşı’nın çoğaltılması, yayılması, temsili, ses veya görüntü nakline iletimi karşılığında bedel talep edemeyecektir. 4 Mayıs 2007 tarihli, 5649 sayılı başka bir kanunla da her yıl İstiklal Marşı’nın kabul edildiği gün olan 12 Mart, Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü olarak kabul edilmiştir. Kanunla, bütün kamu kurum ve kuruluşlarının öncülüğünde, halkımızın ve sivil kuruluşların iştiraki ile anma törenleri düzenlenmektedir. Hakikatte, büyük şairin ve arkadaşlarının, vatan topraklarının düşman işgalinden kurtulması için verdikleri mücadeleyi, bu uğurda canlarından ve mallarından yaptıkları fedakârlıkları hatırlamak, o büyük insanlardan ziyade gelecek nesillerin istifadesi içindir.


Sebil’ür Reş’at dergisinin başmuhabiri Eşraf Edib, Mehmet Akif’le ilgili:

- Üstad ilk defa Bayramiç' de mukabele okumuş. Kur'an'dan okuyacağı sahifeyi orada ezberler, sonra okurmuş. Bayramiç' de bir köprü varmış. Oradan aşağı atlarmış. Bir atlar, bir daha atlar, bir daha atlarmış. Çok fa'almiş. O zaman şalvar giyermiş. Üstad bunları kendisi anlatır, Bayramiç' den çok bahsederdi. Tahin helvasına da orada alışmış.”


ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE


Şu boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.

Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde - gösterdiği vahşetle " bu : bir Avrupalı "
Dedirir - yırtıcı his yoksulu, sırtlan kümesi.
Varsa gelmiş , açılıp mahbesi, yâhut kafesi!

Eski dünyâ, yeni dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşısın da,
Avustralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada,

Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ’una da züldür bu rezîl istîla!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyle, sefil,
Kustu mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.

Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...
Medeniyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab
Öyle müthiş ki: eder her biri bir mülk-ü harab.

Öteden saikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam
Atılan her lâğamın Yaktığı: yüzlerce adam
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müthiş tipidir: savrulur enkâz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namert eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre
Top tüfekden daha sık gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki, bu, tehdîde güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı, göğsündeki, kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ,edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i îlahi o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
"O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme" dedi.

Âsım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rap, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...
Bedr’in aslanları gibi şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler
"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.

Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâp...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâbe’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyla,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyla;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;

Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsen yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

Yine, bir şey yapabildim diyemem hâtırana
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı, selâhaddîn’i,
Kılıç arslan gibi iclâline ettin hayran...

Sen ki islam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi ğöğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki rûhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehît oğlu şehît, isteme benden makber,
Sana ağûşunu açmış duruyor peygamber.

KAYNAKÇA
Akay, Hasan. “İstiklâl Marşı İstikbâl Marşı 41 Dize 41 Yorum.” İstiklâl Marşı’nın Kabulünün 90. Yıldönümü Dolayısıyla. İstanbul: Hat Yayınevi, 2010.
Aktaş, Şerif. Büyük Türk Klasikleri c. 10. İstanbul: Ötüken Yayınları, 1990.
Alev, Kadriye. “İstiklal Marşı’nın Kültürel Kodları ve Metinlerarası İlişkiler.” FSM
İlmi Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi 3(2014): 14-15.
Altınbaş, Nihan. Milli Mücadele’de Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı . TBMM Basımevi - Mart 2015
Altun, Mehmet. Özgürlük Notaları: Milli Marşın Öyküsü. İstanbul: Tekfen Vakfı Yay., 2008.
Anadol, Cemal. Tarihe Hükmeden Millet Türkler. İstanbul: Bilge Yayınları, 2006.
Antep, Ersin. “Osman Zeki Üngör ve Musiki İnkılabı.” Yüksek Lisans Tezi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, 2009.
Aracı, Emre. Donizetti Paşa Osmanlı Sarayının İtalyan Maestrosu. İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 2006.
Arslan, Tekin. Edebiyatımızda İsimler ve Terimler. İstanbul: Ötüken Yayınları, 1995.
Arslan, Turan. “Mehmet Akif ve Milli Mücadele de Birlik ve Beraberliği Sağlamaya Dönük Faaliyetleri.” Yükseklisans Tezi, Gaziantep Üniversitesi, 2010.
Ayvazoğlu, Beşir. İstiklal Marşı ve Tarihi Manası. İstanbul: Tercüman Yay., 1986.
Banarlı, Nihat Sami. Resimli Türk Edebiyatı Tarihi II. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi, 1997.
Çantay, Hasan Basri. Akifname. İstanbul: Erguvan Yayınevi, 2008.
Çelik, Recep. Milli Mücadele’de Din Adamları, İstanbul: Emre Yay., 1999.
Çoker, Fahri. Türk Parlamento Tarihi c.1 Milli Mücadele ve TBMM 1. Dönem 1919-1923. Ankara: TBMM Vakfı Yayınları.
Doğan, Mehmet. Camideki Şair Mehmet Akif. İstanbul: Nehir Yay, 1989.
Duman, Hasan. Mehmet Akif ve Bir Mecmuanın Anatomisi. Ankara: Başbakanlık Basımevi, 1986.
Düzdağ, Ertuğrul. “Mehmet Akif Ersoy,” Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.28, 436.
Düzdağ, Ertuğrul. Mehmet Akif Hakkında Araştırmalar, c.1. İstanbul: Marmara Üniversitesi. İlahiyat Fak. Vakfı Yay., 2006.
Düzdağ, Ertuğrul. Mehmet Aktif Ersoy. Ankara: TTK, 1988.
Ersoy, Mehmet Akif. Safahat. İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yay., 2001.
Fergan, Eşref Edip. Mehmet Akif’in Hayatı, Eserleri ve 70 Muharririn Yazıları.
İstanbul: Asarı İlmiye Kütüphanesi, 1938.
Eyck, F. Gunther. The Voice of Nations: European National Anthems and Their Authors. London: Greenwood Press, 1995.
Tansel, Fevziye Abdullah. Mehmet Akif’in Hayatı ve Eserleri. İstanbul:Kanaat Kitapevi, 1945.
Gazimihal, Mahmut Ragıp. Türk Askeri Muzikaları Tarihi, İstanbul: Maarif Basımevi, 1955.
Gültekin, Mehmet Asım. “Mehmet Akif İçin Bir Biyogra.” Yedi İklim 117-118 Aralık (1999): 98-100.
Hanioğlu, Şükrü. Brief History of the Late Ottoman Empire. Princeton NJ: Princeton University Press, 2010.
Kabaklı, Ahmet. Türk Edebiyatı III. İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yay., 2006.
Karabekir, Kazım. İstiklal Harbimiz. İstanbul: Yüce Yay., 1990.
Karadeniz, Abdurrahim. Mehmet Akif’in Düşünsel Öncüleri ve Gelenek Algısı. İstanbul: Hece Yay., 2008.
Kocakaplan, İsa. İstiklal Marşımız ve Mehmet Akif Ersoy. İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yay., 2007.
Kaplan, Mehmet. Şiir Tahlilleri Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Kadar. İstanbul: Yeni Mecmua Yay., 1948.
Kuntay, Mithat Cemal. Mehmet Akif Hayatı-Sanatı-Seciyesi Seçme Şiirleri. İstanbul: Yeni Mecmua Yayını, 1948.
Nalbantoğlu, Muhittin. Mehmet Akif ve İstiklal Marşı. İstanbul: Zümrüt Yay., 1986.
Okay, Orhan. Bir Karakter Heykelin Anatomisi Mehmet Akif. Ankara: Akçağ Yayınları, 1998.
Önder, Mehmet. “İstiklal Savaşı Belgeleri.” Türk Edebiyatı 158 (1986): 34-41.
Öztürkmen, Neriman Malkoç. Mehmet Akif ve Dünyası. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990.
Resim tasnif ve restorasyonu Emre Doğan / Çanakkale İnternet Medya 2017.
Sarıhan, Zeki. Vatan Türküsü İstiklal Marşı, Tarihi ve Anlamı. Ankara: Özyurt Matbaa, 2002.
Scholes, Percy Alfred. God Save the Queen!: The History and Romance of the World’s First National Anthem. Oxford University Press, 1954.
Stoddart, Philiph. Teşkilat-ı Mahsusa. İstanbul: Arba Yay., 1993.
Tanaçar, Şükran. Mehmet Akif’ten Bir Demet. İstanbul: Yörük Matbaası, 1970.
Uluğ, Naşit Hakkı. Siyasi Yönleriyle Kurtuluş Savaşı. İstanbul: Milliyet Yay., 1973.
Yener, Serhat, Duran, Hakan. “Avrupa Birliği Ülkelerinin Ulusal Marşlarının SosyoKültürel ve Müzikal Açıdan İncelenmesi”.
Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi 24 (2010): 185-206.
Yeşilay, Mustafa. “Milli Mücadele Yıllarında Çankırı.” Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi, 2000.
Yıldırım, Tahsin. Milli Mücadele’de Mehmet Akif. İstanbul: Selis Kitaplar, 2007.
M. Rüyan Soydan Beyefendiye katkılarından dolayı teşekkür ederiz.

.